17 Ekim 2014 Cuma

Ben bir küçük balığım....

Hayat kocaman bir deniz ve bizde bu denizde yüzmeye çalışan balıklar gibiyiz. Kimimiz diplerde dolaşıyoruz, kimimiz yüzeyde, bazılarımız ise tam olması gereken yerde yüzüyor. Ama hiç birimiz aslında olmamız gereken yeri bilmiyoruz. Bu kocaman denizde sadece yüzüyoruz. Tıpkı bize öğretildiği gibi...

Hepimizin istediği durgun huzurlu sularken hiç beklenmedik bir anda dev dalgalarla boğuşuyoruz. Birini aşamadan diğeri yüzümüze vuruyor. Bu büyük dalgalı gel-gitler kovalıyor. Tepe taklak oluyoruz ve var gücümüzle yüzmeye çalışıyoruz. Bundan kurtulmak için derinlere iniyoruz. Soğuk ve ürkütücü başka balıklar  ve derin bir yalnızlıkla bu seferde yukarı çıkmak için mücadele ediyoruz. Yorulup durma şansın yok bu büyük denizde. Durursan bittin. Ya sürüklenirsin ve bir bakmışsın herşey geçmiş gitmiş. Sen artık o bildiğin sularda değilsindir. Başka bir yerde bilmediğin sularda bilmediğin balıklarla yeni sulara alışmaya çalışıyorsundur. Yada o bilmediğin sularda büyük balıklara yem olmuşsundur.

Düşününce insanın balık olmak bile zor işmiş diyesi geliyor. Hayat her yerde mücadele istiyor. Balıkta olsan, kedide olsan,insanda olsan bu her yerde aynı demekki... Her zaman bir şeyler için mücadele etmen, savaşman lazım demekki. Durgun, durağan hic birşey yok  bu hayatta, denizde yada başka bir yerde...

Halbuki denizler sakin, hayatlar istendiği gibi olsa. Zaman aleyhimize degilde lehimize olsa. Herşey istediğimiz gibi olsa. Neyi istesek gönlümüzden geçirsek o bizim olsa. Hayatın bir standardı olsa ve kimse onun altında kalmasa.Nereden ne geleceğini bilsek. Hep bir adım önden gitsek. Üzüntü, sıkıntı, stres, kaygı, acı ve korku denen duygular olmasa belkide yaşamak daha mı güzel olurdu acaba???

İlk başta eminim ki herşey daha güzel olurdu. Taaaki herşey tek düze gelmeye başlıyana kadar. Sonra herşeyi bildiğin sürekli önden gittiğin bir hayatı kim ister ki. Sanırım kulağa bu kadar hoş gelmesine rağmen ben istemem. Ne olursa olsun tepe taklak olmayı, üzülmeyi, acıları, çırpınmayı ve sonrasında mücadele edip tekrar sakin, durgun sulara yüzmeyı tercih edenlerdenim. Her büyük dalgada dalganın üstüne gidenlerdenim. Ne kadar zorlasada o kadar büyüyenlerdenim. En derinlere gidip ilk önce yüzeye çıkan ve kazananlardanım. Tek düze bir hayata yinede hayır diyenlerdenim. Nerede hareket orada bereketten yanayım. Duramam yaşamam ve mücadele etmem lazım. Şimdi en derinlerden en yükseklere çıkmam lazım.

Bu denizde yüzen ama her dalgada büyüyen o küçük balığım ben...

18 Mart 2014 Salı

İstanbul'da kahvaltı,Kayseri'de öğle yemeği, Acıbadem'de akşam doğum günü kutlaması...

Hani filmlerde olur ya.. Aslında sıradan bir yerde yaşıyorsundur. Sonra bir gün zengin ve yakışıklı bir adamla tanışırsın. Adam o kadar zengindir ki uçağı vardır. Sana bir kıyafet yollar ve senden onu giymeni ister. Sen hazırlanırsın . Akşam son model aracını gönderip şoförüne aldırır. Şoföre ısrarla sorarsın nereye diye ama o hiç bir şey söylemeden seni bir gökdelenin kapısına bırakır. Kapıda duran adam arabanın kapısını açar, inmene yardımcı olur ve sana yol gösterir. Kocaman camdan bir asansöre binersin ve en üst kata çıkarsın. Burada yakışıklı adam uçağın kapısında seni bekliyordur. Heyecandan dizlerin bağı çözülür ama yinede umursamaz ve sıradan şeylermiş gibi davranmaya devam edersin. Uçağa biner ve olayın tadını çıkarmaya karar verirsin. Uçak Paris'e iner Eyfel kulesinin altında şarabını içer yemeğini yer, Şanzelize'de kahve içersiniz. Gece saat 12'yi vurmadan seni tekrar yaşadığın yere bırakır. Ve sen 12,5 gibi pijamalarını giyer ve rüyalara dalarak uyursun... İşte genel olarak filmler de hep böyle olur. 

6 Mart 2014 Perşembe

Bu bloğun yazarı nerede ?? Huuuu

       Ooooo kimler gelmiş. Hoşgelmiş....  

       Nerede bu bloğun yazanı arkadaş.... Madem blog açıyorsunuz neden yazmıyorsunuz??? Takip edelim , edilelim diye bir sürü şey paylaşıyorsunuz bir heves sonra bir anda ortadan kayboluyorsunuz... Ohhh içimde kalmasın söyleyeyim. Kendi kendime kızıyorum,eleştiriyorum öncelikli bence çokta haklıyım da hemde öyle böyle değil haklılığım. 

       1-2 gündür sıkıntıdan patlıyorum. İşler sakin,durgun,olağan yapacak çokta fazla bir şey yok. Aslında çok varda belkide keyfimiz olmadığı için yapmaya halimiz yok. Boş boş internet de takılmak daha  keyifli gelse de o bile sıkıyor insanı. İşte böyle bir zamanda insanın aklına bir blogu olduğu geliyor. Durmadım hemen adresi yazdım. Ve ne göreyim en son mayıs 2013'den  bu yana tek bir kelime tek bir resim yok. Aferin bana.

      Neden yok diye düşünürken yoğun çalışma dönemlerinden dolayı hep sonra girerim sonra yaparım demekten bırakmışım ucunu gitmiş. Halbuki o zamandan bu zamana hayatımda o kadar çok değişmiş ki , zaman öyle bir akıp gitmiş ki düşününce ben bile inanamadım. Ben en basiti bloğuma yazı yazmayı ertelerken halbuki hayatımda olması gereken bir çok şeyi de ertelediğimi şimdi bir kez daha anladım. 

      Hayat ertelenecek kadar uzun değil maalesef... Bu 11 ayda bebekler doğdu, insanlar öldü, kimileri boşandı, bazılar evlendi, bir kısmı hala evlenemedi, şaşırtıcı evlilik teklifleri yapıldı, çılgın kutlamalar oldu, anlamlı hediyeler verildi, öpüşmekten oynamaya vakit bulamayan gelinler oldu, ağzı kulaklarında şaşkın damatlar,köyden gelenler ve İstanbul'da yapamayıp yeniden köyüne dönenler, derdine şifa arayan hastalar oldu, kimisi kurtuldu kimisi aramaya devam ediyor, iş yerleri kapandı, yeni firmalar açıldı, bizim kapı görevlimiz bile değişti... kısacası çok güzel günlerimizde oldu çok kötü zamanlarımızda olmadı değil. Ama şimdi dönüp bakınca hepsi geçti gitti. Bir tek aynı kalan pati sadece :)) Ve bu kadar olay olmasına rağmen daha erteleyip de  yapamadığımız o kadar çok şey var ki....

       O yüzden kızıyorum şimdi kendime neden bu kadar uzun zamandır yazmadım diye. Bu sayfayı açtığımda nereden başlayacağım, nasıl anlatacağım diye yine stres oldum. Halbuki bunları aşmıştım. Blog yazmanın en güzel yanı istediğin gibi içini dökebiliyor olmak sanırım. Sadece bunu yapabilmek için benim gibi öşengeç olmamak lazım.  Ohh azıcık rahatladım. Sıkıntımda geçti. Tabii ben bu yazıyı yazana kadarda mesai bitiş saatide gelmiş  oldu. Çok da güzel oldu çok da iyi oldu... 

    Aaaa blog sahibi neredeymiş şimdi belli oldu... Kendisi her zaman ki gibi uyuyormuş.. :))
       
 

31 Mayıs 2013 Cuma

Biz MUSTAFA KEMAL'in askerleriyiz. Hangi çılgın bize zincir vuracak olursa ezer geçeriz....

Çok uzun bir ara oldu. Belki bahar yorgunluğuydu,belkide yoğun bir iş dönemi yada beni bu gece ki kadar heyecanlandıracak bir olay olmamasından bu kadar uzun bir ara verdim.Ama şimdi buradayım.Her zamankinden daha heyecanlı her zamankinden daha yazma isteği ile doluyum.

Nereden başlayacağımı bilemesem de bu 31 Mayıs 2013 olayları sona gelmiş,her şeyi susup içine atan bir ulusun baştakilere seslenişi,direnişi,yeter artık demesinin bir göstergesi. 4 gündür süren Gezi Parkı ağaç katliamının sonuçları mı? Bence hayır o sadece olayın çıkış noktası.Bugüne kadar susan sesini çıkarmayan her şeye tamam diyen çok şeyi içine bastırmış,çok şeye susmuş insanların hatta bir ulusun içine attığı son damlası.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ne güzel demiş,ne güzel ön görmüş gençliğe hitabesinde ;

                    Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

İşte biz bugün bu öngörüyü yaşıyoruz. Ve biz ulus olarak,gençlik olarak ATA'mızın bizlere bıraktığı bu mirası korumak için 4 gecedir uyumuyoruz,4444 gecede olsa uyumayacağız. Bazılarımız taksimde mücadele ediyor,kimimiz Barbaros bulvarından Taksime yürüyor,kimileri Kadıköy'e veya Bağdat Caddesine,evlerinde olanlar da balkonlarında tencere tavalarına vurup,ışıkları açıp kapatıyorlar. Türkiye'de ilk ve tek kararlaştırılmamış halk harekatı başlamış durumda ne kadar büyük ve gurur verici bir durum her ne kadar kötü gibi gözükse de.

Artık sen rahat uyu ATAM biz Türk Gençliği olarak en birinci vazifemiz olan  Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet bizi bölmek isteyenlerden,bizi çöketmek isteyenlerden,dış kaynaklardan,hatta iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde olup şahsi menfaatlerini,müstevlilerin siyasi emellerine alet edenlere bırakmayacağız. 

Çünkü damarlarımızda bize miras bıraktığın asil TÜRK kanı var....

29 Mart 2013 Cuma

Kuş gibiydim,Çünkü İzmirdeydim³

İki günlüğüne İzmir'e gittim. Fakat yazması kaç sayfa sürdü. Demek ki 1 haftalığına falan gitseydik demek ki neler olacaktı bilemiyorum.


İzmir'in en favori resmi benim için. O kadar yer gezdik gördük ama bu kadar güzeline ,tatlısına  rastlamadık :)


28 Mart 2013 Perşembe

Kuş gibiydim,çünkü İzmirdeydim²

Milli Kütüphanesi
İzmir'den geleli neredeyse 2 hafta oldu.Ama ben işten güçten bir türlü fırsat bulupda İzmir'de nerelere gittik nereleri gördük bir türlü yazamadım. Hazır iş yerimde boşluk bulmuşken kısacıkta olsa İzmir Konak seyahatim, ama kuzum da tarihi mekanların kısa anlatımları da mevcut. İnanın bu kadar resme İzmir gezisi bitti mi derseniz? Hayır bitmedi derim...
İzmir metrosu yol güzergahı.Hedef Konak


İşte Konaktayız...

16 Mart 2013 Cumartesi

Kuş gibiyim,çünkü İzmirdeyim¹

Sıcağı sıcağına bir yazı bu aslında...Kuzum,canım,balım kaymağımla sabah 8:00 uçağı ile geldik izmir'e..hava oldukca saganak ve puslu.bütün günde bir açtı güneş gözlüğü taktık arkasından sağnak yağdı şemsiye açtık.Sonra plan yapmaya karar verdik.Bütün izmirdeki blog arkadaşlarımızı aradık.Pazar günü için hepsi ile randevulaştık.Bugün İnci teyze,Sinem ve Aytül ile Konak Kızlarağası çarşını,Konakta gezip,Asansörden İzmiri seyrettik.En sonda vapura binip Bostanlıya kuzenimin yanına geldik.Çok güzel ve ıslak bir gündü.Gittiğimiz her yerde çok güzel ağırlandık.Hepsine çok teşekkürler...

14 Mart 2013 Perşembe

13 Mart 2013 Çarşamba

Bloggeroid ile merhaba



Artık telefondan bağlanacağım bloğuma çok güzel, güzel olmasına da bir türlü nasıl kullanacağımı daha çözemedim. Millet uzaya çıktı ben daha yeni keşfedebildim. Umarım bir an önce çözümleyip. Her yerden yazı yazabilirim. Öbür türlü tüm gün bilgisayar başınca çalışınca çok zor oluyor. Genelde evde ve hafta sonu bırakın bilgisayar açmayı,ofisten eve götürmeye bile üşeniyorum. Bu yüzdende bu olay süper oldu. Yalnız arkadaşlar cep telefonunda bu uygulamayı kullanan varsa lütfen bana bu konu ile ilgili bilgi versin.... Lüttfennnn......
posted from Bloggeroid

27 Şubat 2013 Çarşamba

Doğal Tatlandırıcı CANDEREL....

Çok geç kalınmış bir yayın olduğu için, aslında direkt konuya girmek istiyorum. Hani şu anneannemizin, babaannemizin evine gittiğimizde gördüğümüz beyaz üstünde kırmızı yazıları olan basmalı küçük kutuları bilmeyeniniz yoktur. Yaşlılarımızın çaylarının içine attıkları ve attıklarında köpürerek çayın üstüne çıkan ve sonra kaybolan o minik küçük beyaz yuvarlak şekerleri.Mutlaka hepimiz merakımıza yenik düşüp o kutuların içindekinin tadını öğrenmek için kutuyu gizlice elleyip,daha sonra içindekini çıkarmak için kırmızı düğmeye bastığımız,küçük beyaz şekerin düştüğü,sonra onu elleyip ağzımıza götürüp tadına baktığımızda ağzımızın şeker tadından yandığı o tatlandırıcıları hatırlamışsınızdır. Hatırlamadıysanız da  hemen söyleyeyim. CANDEREL ve işte kutusu...